Çarşamba, Nisan 26, 2017

Küresel Ara Rejim

İki haftadır dünya ekonomisinde korumacılığın yükselişi ya da tersten bakarsak “küreselleşmenin düşüşü” tartışmaları üzerine gözlemlerime yer veriyorum. İlk yazıda, son yıllarda ABD’deki korumacı eğilimlerin arttığına ve bu artışın Çin’den gelen rekabetle olan ilişkisine değinmiştim. İlk yazının temel argümanı şu idi: “günümüz dünya sistemi eski hegemonik devletin gerilediği, yenisinin ise net olarak ortaya çıkamadığı bir ‘ara dönem’ görüntüsü veriyor”.

İkinci yazıda ise, ne oldu da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel ticaretin gelişimine önderlik eden ABD, günümüzde korumacı politikalara yöneldi sorusu üzerinde durdum. Bu yazıda da günümüzde ABD’de yükselen korumacı eğilimlerin, sermayenin uluslarasılaşması sürecinde bir geri çekilmeden çok, bunun maliyetlerinin mekânsal olarak nasıl bölüştürüleceği ve bu maliyetin hangi ülkelerdeki, hangi sınıflar tarafından üstlenileceği konularındaki belirsizlikten kaynaklandığını ileri sürdüm. Bu serinin üçüncü yazısında ilk yazıda değindiğim küresel “ara rejimin” özelliklerini ele alacağım.

Pazartesi, Nisan 24, 2017

Rejimin yeni kıyafetleri ve ekonomik beklentiler

Şaibeli referandum sonrasında Türkiye ekonomisinin nereye yol alacağı konusunda çok keskin ifadeler kullanmak uygun görünmüyor. Buna karşın olağanüstü hal dönemindeki ekonomik önlemler ve yakın zamandaki gelişmelere bakarak gidişatı anlamlandırabiliriz.

Pazar, Nisan 23, 2017

ABD Neden Korumacılığa Yöneliyor?

Geçen hafta, son G20 toplantısında iyice belirginleşen korumacılık eğilimlerinin tarihsel gelişimi ile ilgili bazı gözlemlere yer vermiştim. Korumacılığın yükselişi tartışmasını, tarihsel bağlam içinde değerlendirmenin önemine ve dünya ticaretindeki genişleme ve daralma dalgalarının dünya sistemindeki hakim devletin değişimine eşlik ettiğine işaret etmiştim. Bu yazıda, ne oldu da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel ticaretin gelişimine önderlik eden ABD, günümüzde korumacı politikalara yöneldi sorusu üzerinde duracağım.

Çarşamba, Nisan 12, 2017

Korumacılığın Yükselişi-I

21. yüzyılın başında, dünya ekonomik ve siyasal sistemi yeniden şekillenirken uluslararası gerilimler giderek tırmanıyor. Tırmanan gerilimler, bir yanıyla 2008 krizinin etkisinin sürmesinden ve geçen dokuz yıla rağmen hala bir türlü kuvvetli bir ekonomik toparlanmanın ortaya çıkmamasından kaynaklanıyor. Bir yanıyla da dünya ticaretinin genişleme hızının yavaşlamasından hatta bazı yıllarda görülen daralmadan. Konu oldukça kapsamlı, o nedenle okuyucuyu yormamak adına bu yazıda, geçtiğimiz ay Almanya’da yapılan G20 zirvesinden hareketle dünya ekonomisinde yükselen korumacılık eğilimine ilişkin bazı gözlemlere yer vereceğim. 

Cumartesi, Nisan 08, 2017

Konut Hakkının Finansallaştırılması

Gayrımenkul sertifikalarının halka arzı geçtiğimiz hafta gerçekleşti ve sistem uygulamaya girdi. Bu Türkiye’de inşaat-finans bütünleşmesinin yeni bir aşaması olarak görülebilir. Ancak mesele, sistemin tanırım videolarında görüldüğü gibi tozpembe değil. Yaşanan, konut hakkının finansallaştırılması ve piyasa temelli konut edindirme modelinin krizidir.

Cuma, Nisan 07, 2017

Mültecilerin Türkiye Ekonomisine Etkileri: Düzeltme ve Ekler


Geçen haftaki yazımda, mültecilerin Türkiye ekonomisine etkileri ile ilgili iki gözleme yer vermiştim. Bunlar (i) mültecilerin Türkiye’nin resmi nüfusundan sayılmaması nedeniyle kişi başına düşen milli gelir rakamının gerçekte olduğundan daha yüksek görünmesi ve (ii) mültecilerin Türkiye ekonomisinde bölgesel olarak da olsa enflasyonu aşağı çekici etkisi olduğu idi. Yazı sonrası gerek göç konusunda çalışan akademisyenlerden gerekse konu ile ilgilenen araştırmacılardan çok yararlı geri dönüşler aldım. Aşağıda, geçen haftaki yazımın devamı niteliğinde bir düzeltmeye ve iki yeni gözleme yer vereceğim. 

Cumartesi, Mart 25, 2017

Göçmenlerin Türkiye Ekonomisine Etkileri

Son dönemde önce Almanya ardından da Hollanda ile yaşanan gerginlikler sonrası Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, mültecilerle ilgili Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan geri kabul anlaşmasının askıya alınabileceği sinyalini verdi. Ancak İçişleri Bakanı daha açık sözlüydü: “Çok arzu ediyorsanız, bir Geri Gönderme Anlaşmamız var, isterseniz size göndermediğimiz her ay 15 bin mültecinin önünü açalım da aklınız bir şaşırsın”. Bu açıklama ile Türkiye, resmi ağızdan açıkça kendi ülkesinde sığınmacı olarak bulunan insanların aslında siyasi bir koz olarak da kullanılabileceğini ilan etmiş oldu. Bu pozisyonun insani, ahlaki ve siyasi değerlendirmesini yapmak şüphesiz önemli. Ancak bu yazıda, yeri geldiğinde uluslararası siyaset açısından bir koz olarak görülen sığınmacıların Türkiye ekonomisine etkileriyle ilgili iki gözleme yer vereceğim.

Salı, Mart 21, 2017

20 yıl önce, 20 yıl sonra: Gözden kaçırılan yükümlülükler

Türkiye’de kamu borcu ve yükümlülükleri ile ilgili veriler ve raporları inceleyen bir araştırmacı devlet borçlanması kaynaklı bir kriz ya da istikrarsızlıkla karşılaşma ihtimalinin ortadan kalktığı yanılsamasına kapılabilir. Revizyona tabi tutulan Gayrisafi Yurtiçi Hasıla verilerine oranla borç stoku 2016 yılı 3. Çeyreğinde yüzde 27,4 olarak açıklandı. Hazine verilerine bakıldığında borç stokunun oransal olarak düşüşü 2016’da durmuş olsa da borç çevrimi sorunu çoktan ortadan kalkmış görünüyor. Borcun vade yapısının sağlamlığı yanında Hazine garantili kredilerin geri ödemelerinde de Hazinenin üstlendiği pay yok denecek kadar azalmış durumda.

Cuma, Mart 17, 2017

6 Maddede Gayrimenkul Sertifikası Sistemi

Türkiye ekonomisi için inşaat sektörü her zaman önemliydi. Ancak 2001 krizinden sonra inşaat ile finans sektörü arasındaki bağların kuvvetlenmesi, 2001 sonrası ile öncesi arasında niteliksel bir farkın oluşmasına neden oldu. Daha önceki yazılarda, inşat-finans bütünleşmesinin dinamiklerine ve 2000’li yıllardaki temel doğrultunun kent mekanının finansallaştırılması olduğuna işaret etmiştim (ilgilenenlere şu yazılara bakılabilir: link1, link2).
Bu yazıda, geçtiğimiz hafta yapılan düzenleme ile uygulamaya geçen Gayrimenkul Sertifikası Sistemi’ne (GSS) odaklanacağım (GSS ile ilgili üç düzenleme var: ilki, ikincisi ve üçüncüsü). GSS, bir taşla altı kuş vurmayı amaçlıyor! Bu amaçların her biri, inşaat-finans bütünleşmesini kuvvetlendirecek yönde. Konuya ilgili yaptığı açıklamasında, TOKİ Başkanı Mehmet Ergün Turan da bunu teyit ediyor: “gayrimenkul sertifikası ihracı sadece gayrimenkul sektörü değil finansal piyasalar için de önemli”. 

Çarşamba, Mart 15, 2017

Sağ popülizm ekonomide ne vaat ediyor?

Geçtiğimiz yıl çok sayıda ülkede sağ popülist olarak nitelenen parti ve kişilerin siyaset sahnesinde yükselişini 2008-9 uluslararası finansal krizi ve dalgalarının bitmek bilmeyen gücüne bağlamak mümkün. Çöküş ve takip eden düşük büyüme, emek piyasasına dönemeyen milyonların öfkesi ve dönenlerin çalışma koşulları birlikte ele alındığında tepkisel bir siyasi söylemin güç kazanması için verimli bir zemin oluştuğunu görebiliyoruz. Sağ popülizmin, neoliberalizmin tahribatından faydalanarak bir seçmen bloku oluşturduğunu ancak dramatik değişiklikler ihtimalini güçlendirmekle birlikte zayıflıklarının bulunduğunu ileri sürüyorum. Ekonomi politikalarının piyasacılığı, ya da kemer sıkma karşıtlığını ulusal ekonomi savunusuna indirgemesi dünyanın farklı coğrafyalarında eşzamanlı görülen sağcı yükselişin de sınırlılığına işaret ediyor olabilir.

Cuma, Mart 10, 2017

Küreselleşme, Sağ Popülizmin Yükselişi ve Sol

Liberaller, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı görüntüleri izlenirken küreselleşmenin nihai zaferini ilan ettiğinden emindiler. Oysa 1999’da ABD’nin Seattle kentinde yapılan Dünya Ticaret Örgütü toplantısına karşı geliştirilen itiraz, 1989’dan on yıl sonra, küreselleşmenin zaferinin çok da uzun ömürlü olmayacağını gösterdi. 1999’daki bu sert itirazdan on yıl sonra gerçekleşen küresel finansal kriz, işlerin hiç de düşünüldüğü gibi gitmediğinin işaretiydi. Küresel kriz konjonktürü sürerken 2016’da sağ popülizmlerin yükselişi ise küreselleşmenin daha yüksek sesle sorgulanmaya başladığını ilan ediyor.

Salı, Mart 07, 2017

Göstergeler toparlanma diyor, ancak borç sorunu devam ediyor

Küresel finansal kriz sonrasında dünya basınının önde gelen kuruluşları aralıklarla felaketin tekrarlanabileceğine dair görüşler yayımladılar. Bu görüşlerin kapladığı yer, getiri oranı sıfırın altında olan tahvillere ilişkin 2016’daki tartışma sonrasında giderek azaldı. Dodd-Frank düzenlemelerindeki muhtemel revizyonların etkileri bilinemese de korumacılık, FED faiz artışı ihtimali ve bunun sonuçları ile Çin ekonomisindeki gelişmeler ve borsa rallileri 2017’de daha üst sıralara yükseldi.

Ancak akademi koridorlarında (Türkiye’den bahsetmiyorum!) ve uluslararası finansal kuruluşlarda yeniden kaynamaya başlayan devlet borcu tartışması ve yakın bir gelecekte olabileceklere ilişkin öngörüler daha az dikkat çekerek de olsa devam ediyor. Borç sorunu dendiğinde hem özel sektör ve hanehalkı borcu hem de devlet borçları akla gelir. Bu kısa değerlendirmeyi devlet borçları sorunuyla sınırlıyorum.

Cuma, Mart 03, 2017

İstikrarın Ekonomi Politiği – II

Geçtiğimiz hafta, 1990’lı yıllarda ekonomik ve siyasal istikrarsızlıkların oluşmasına zemin oluşturan siyasal-iktisadi çerçevenin 2000’lerde değiştiğini yazmıştım. Bu değişim, 2000’lerde tek parti iktidarlarını mümkün kılan önemli bir etkendi. Yazıyı şu soruyla bitirmiştim: günümüzde hükümetlerin ekonomi politikalarını şekillendiren siyasal-iktisadi yapıda bir değişim yaşanıyor mu? Bu soruya vereceğimiz yanıtlar, gerek ekonomik gerekse siyasal gidişat için tahminde bulunabilme olanaklarımızı artırabilir. İlk yazıdaki parametrelerden hareketle bu düşünce akışını sürdürürsek, aşağıdaki üç gelişmeyi vurgulayabiliriz. 

Cuma, Şubat 24, 2017

İstikrarın Ekonomi Politiği - I

90’lara dönüş tartışması farklı alanlarda bir süredir yapılıyor. Özellikle “siyasi istikrarsızlıkla” nitelenen koalisyon hükümetleri ile “istikrarla” özdeşleştirilen tek parti hükümetleri arasındaki farklar, bu tartışmalarda öne çıkarılarak vurgulanıyor. Ancak koalisyon hükümetlerini ya da tek parti iktidarlarını doğuran siyasal-iktisadi çerçeveye bu tartışmaların pek azında değiniliyor. Okuyucuyu yormaması için iki parça olarak formüle ettiğim bu yazının ilk kısmı aşağıda. Bu yazıda hükümetlerin ekonomi politikaları ve bu politikaları geliştirdikleri siyasal-iktisadi çerçeve bağlamında 2000’leri 1990’lardan ayıran üç özellik üzerinde durarak bir karşılaştırma yapacağım. 

Pazar, Şubat 19, 2017

Varlık Fonu Ne Değil?

Bir haftadır, Türkiye Varlık Fonu (TVF) yeniden ekonomi gündeminin öncelikli tartışma konusu haline geldi. Fon üzerine söylenenler çeşitli. Bunun bir tür özelleştirme hamlesi olduğunu savunanlar da var, paralel hazine, hatta merkez bankası olduğunu savunanlar da, ya da batık şirketleri kurtarmak için kullanılabileceğine dikkat çekenler de. Görüşler bu kadarla sınırlı değil, Fon’un devletin finansallaşmasında yeni bir aşama olarak görülebileceği ya da bu sürecin siyasi rejim inşası ile ilişkilendirilebileceğini ileri sürenler de oldu. Bu tartışma sürecek, çünkü henüz Fon’un nasıl kullanılacağı, kapsamının ne olacağı, ne kadar büyüyeceği belli değil. Bunları uygulama ilerledikçe görüp değerlendireceğiz. Ancak net olan bir şey var: Türkiye Varlık Fonu, Türkiye’de ekonomi yönetiminin doğrultusunun neoliberal çerçevenin dışına çıktığının bir kanıtı değil. Bu argümanı desteklemek için tarihsel bir örneğe, 1960’ların başında iktisadi planlama kurulurken, ilk plancılar tarafından formüle edilen Devlet Yatırım Bankası örneğine başvuracağım.